Nereden Nereye

Efendim, bazı televizyon kanallarının rahatsız edici, ipe sapa gelmez, müstehcenlik arz eden, bol dedikodulu programlarından kaçmak için elimde kumanda kanaldan kanala zıp zıp zıplarken bazen çekimleri İstanbul’da yapılmış eski Türk filmlerine rastlıyorum.

Daha başlarken sonu sezilen senaryoları, gözünden yaşı hiç eksilmeyen masum kızı, hep atar hiç yemez jönleri, “nevet”, “nayır”, “nolamaz”ları bir kenara bırakacak olursak bu filmlerdeki üç şey hatırına tamamını değilse bile bir kısmını seyrediyorum.

Bunlardan birincisi İstanbul’un o bâkir hâlidir. Bugünkü hâlinden çok farklı olan o günkü İstanbul o simâsıyla insanı bir başka âleme alıp götürüyor. Tenha caddeler, yemyeşil yamaçlar, kuyruklu otomobiller ve daha neler neler... Hey gidi İstanbul hey!.. Nereden nerelere geldin?

Dikkatimi çeken ikinci husus ise konuşmalar arasında bize âşinâ fakat bugünkü çocuklara yabancı olan o âsil kelimelerdir. Bir ülkenin dili şu kadar zamanda bu kadar değişebilir mi?

1930’lu yıllarda başlayan dil tahribatı hızlı bir şekilde ilerleyip babayla evlat arasında uçurum, dedeyle torun arasında vadiler meydana getirdi.

Biz lisede okurken dahi hocalarımız “imtihan”dan bahsederlerdi. O zaman “sınav” kelimesinin esamesi yoktu. Bir konuda misâl verecekleri zaman “meselâ” derlerdi. “Örneğin” diye bir kelimeyi hiç duymadık. Yazılı imtihanlarda soruları cevaplarken “cevaplar” derdik. “Yanıt” diye bir şey bilmezdik. “-sel” ile, “-sal” ile türetilen kelimelerden eser bulunmazdı.

Ömer Seyfettin’in kaynak suları gibi berrak, arı duru bir Türkçe’yle yazmış olduğu hikâyelerinde bile bugünkü neslin bazı kelimeleri anlayamaması ne kadar acı değil mi? Bunu gördükçe ve düşündükçe tüylerim diken diken oluyor.

Hiç düşündünüz mü? Nazım edebiyatımızdaki milletin gönlüne taht kurmuş olan onca şiirimiz veya sözlü mûsıkîmizde dillerimizden düşmeyen o güzel şarkıların güfteleri bugün kullanılan uyduruk kelimelerle yazılmış olsaydı ne kadar komik olurlardı. İşte, aklımıza ilk geliveren bir misâli verelim: Merhûm Osman Nihat Akın’ın nihâvend makamında ve düyek usulüyle bestelemiş olduğu, hemen herkesin dilinde tatlı nağmesiyle dolaşan “Bir ihtimâl daha var, o da ölmek mi dersin?” sözleriyle başlayan şarkısını “Bir olasılık daha var, o da ölmek mi dersin?” diye okumaya kalkışsak değil akıllıyı deliyi bile güldürürsünüz.

“Deli” deyince aklıma bir hadise geldi. Onu da burada müsâadenizle hemen arz edivereyim:

Mesleğim olan dişhekimliğinin birinci sınıfında okurken bir arkadaşımız vardı. O yılın sonunda bir sebepten dolayı okuldan ayrıldı. Sonra kendisiyle hiç karşılaşmak kısmet olmadı. Hayattaysa sağlık afiyetler, öldüyse rahmetler dilerim. Bu dostumuz nedendir bilmem sık sık Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastahanesi- ne gider tedavi gören hastalarla irtibat kurmaya çalışırdı. Yine bir gün bahçede erkek bir hastayla sohbet ederken tedavi gören adam arkadaşıma “Sana nasihatte bulunayım mı?” der. Arkadaşım da “Tabiî bulunabilirsin.” deyince hasta şöyle söyler: “Birincisi aşık olma, ikincisi de (bu arada arkadaşımın yanağına orta şiddette bir tokat konduran hasta sözüne şöyle devam eder) benim gibi deliden akıl alma!...” Gelin de siz şimdi bu adama deli deyin.

Gelelim kıssadan hisseye: Her önüne gelenin söylediğine, yaptığına değil, akl-ı selîm sahibi insanların düşüncelerine ve uygulamalarına tâbi olmalıyız. Birileri dilimizi, dinimizi, kültürümüzü bozmaya çalışıyorsa onları dikkate almayıp doğrunun peşinden gitmeliyiz.

Biz dil konusunda sözü daha fazla uzatmadan Nihad Sâmi Banarlı Hoca’yı rahmetle analım ve onun Türkçenin Sırları adlı kitabını herkese tavsiye ederek yine eski Türk filmlerine dönelim.

Dikkatimi çeken üçüncü hususiyet de bugün sadaka diye sokaktaki dilenciye dahi veremediğimiz paraların çok büyük meblâğlar olarak zikredilmesi. Sermayelerden bahsedilirken veya mafya babalarının almak istedikleri paralar yahut da fidye olarak talep edilen miktarlar yüz bin, iki yüz bin gibi değerler oluyor. Zavallı TL o zamandan bu zamana ne hallere düştü.

Antalya’da uzunca bir süre önce Hakk’ın rahmetine kavuşan bir renkli sîma vardı. Hani eskilerin “nev-i şahsına münhasır” dedikleri cinsten birisiydi. Kuruşların geçer akçe olduğu günlerde bu şahısa Mısır’dan iki milyon Lira kadar miras geleceği söylentileri dolaşmaya başladı. Bugün hiçbir alım gücü olmayan bu miktar o zaman duyanların dudağını uçuklatıyor, “Ne para be, yiye yiye bitmez!..” diyorlardı. Halk, hemen adının önüne “milyoner” lâkabını ilâve ediverdi. Lâkin ne o para Mısır’dan geldi ne de o gerçek milyoner oldu. Fakat bu dünyadan milyoner sıfatıyla göçüp gitti. Eh! O da güzel bir şey... Gerçi, gerçekten milyoner olsa ne olurdu? Öbür tarafa götüremezdi ki...

Antalya 2001

Kahve

Ne zaman bir fincan kahve içsem aklımdan bazı şeyler geçer. Bunlardan beni mutlu edenler olduğu gibi hüzünlendirenler de oluyor. Bazısı da tebessüm ettiriyor.

Kahve içerken genelde aklıma ilk gelen “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.” atasözü oluyor. Bir fincan kahveyle başlayıp ömür boyu devam eden dostluklar az mıdır? Bir fincan kahveyle başlayan, ikinci hatta üçüncü kuşaklara intikâl eden dostluklar yok mudur sanıyorsunuz? Elbette var. Yaşıyoruz, görüyoruz, duyuyoruz. Dostluktan daha güzel bir şey olabilir mi? Paranın bile açamadığı kapıları bir dost selâmı ardına kadar açıverir. Ne güzel şeydir o dostluk bilebilene, ne güzel şeydir onu yaşamak...

Bu düşünceler içerisinde gezinirken nedendir bilmem dilime birden “Kahve Yemen’den gelir...” türküsü dolanıverir. “Yemen” aklıma gelince de derinden üzülür, hüzünlenirim. İçtiğim kahve zehir zemberek olur ve “Havada bulut yok bu ne dumandır?” sözleriyle başlayan, buram buram acı, buram buram hasret, buram buram ölüm kokan o türküyü terennüm etmeye başlarım. Bu türküyü ne zaman duysam veya söylesem sesim titrer, gözlerim yaşarır. Beni derinden yaralar. O kadar ki bu türkü bana bir süre önce “Ah Yemen ... Vah Yemen...” adını verdiğim bir şiiri yazdırmıştı. Burada takdîrlerinize sunuyorum.

 

AH YEMEN...

VAH YEMEN...

Hasret, sevdâ, ıztırâb...

Gönüller hem-hâl olmuş

Ufuklar hep indirmiş

Simsiyah örtüsünü

Uzaklardan akseden

Al rengin hüznü dolmuş...

 

Bugün hâlâ söyleriz

O Yemen türküsünü.

 

Silinmez hâfızâdan

Tekrarlar ağrımızı

Bir ateş yakıp geçer

Çıkıp özlerimizden

Samyelleri dağlarken

Kanayan bağrımızı

Geçer nemli bulutlar

Mahzûn gözlerimizden...

Neyse ki daha sonra aklıma bir fıkra geliyor da gözlerimdeki nem kuruyup yüzümdeki o acılı ifâde tebessüme dönüşebiliyor.

Bu fıkrayı ortaokul ve lisede Türkçe ve Edebiyat derslerimize giren Abdullah Demirel adındaki çok sevdiğimiz, saydığımız hocamız anlatmıştı.

Kendileri bu fânî âlemden göçüp gittiler. Cenab-ı Allah rahmetini esirgemesin, mekânını cennet eylesin. Bana edebiyat zevkini ilk aşılayan, o lezzeti ilk tattırandır.

Efendim, malûmunuz bu kahvenin bir de tiryakiliği vardır. Her ne kadar kahve tiryakisi değilsem de güzel kahveden anlarım. Lâkin tiryakileri için durum çok daha farklı oluyor. Bizim güzel dediğimize onlar “eh” diyebiliyor.

Eski tiryakiler bu konuda daha da hassas davranırlar, kahvenin kavrulmasından dövülmesine (öğütülmesine) ve de pişirilmesine kadar her safhasını bizâtihî kendileri yaparlar sonra da höpürdeterek büyük bir zevkle içerlermiş.

İşte tiryakiliği ile tanınan bir adam arkadaşını ziyarete gitmiş. Ev sahibi “Kahve yapayım da şöyle karşılıklı içelim.” demiş. Bu arada gelenin tiryakiliğinin derecesini de sınamak istemiş. Kahveyi kavururken içerisine çaktırmadan bir tek arpa tanesi atıp kahveyle birlikte onu da kavurmuş, öğütmüş ve pişirip ikrâm etmiş. Kahveler içildikten sonra ev sahibi misafirine “Kahveyi nasıl buldunuz?” diye suâl edince aldığı cevap şu olmuş: “Az sonra eşek gibi anırmazsak iyiydi deriz...”

İşte dostlar tiryakilik buna derler. Bugün böyle tiryakiler acaba hâlen var mıdır?

Antalya 2002

Güzel

“Güzel ne güzel olmuşsun

Görülmeyi görülmeyi

Siyah zülfün halkalanmış

Örülmeyi örülmeyi”

Karacaoğlan

 

2002 yılı Dünya Güzellik Yarışması’nın 7 Aralıkta Nijerya’da yapılması plânlanmıştı. Ancak yarışma öncesi This Day Gazetesi’nin Peygamberimiz Hz. Muhammed (sas)e hakaret etmesi ile Kaduna Eyaleti’nde müslümanlarla hıristiyanlar arasında çatışma çıkıp ardından da olaylar ülke geneline yayılınca bu yarışmanın İngiltere’de yapılmasına karar verildi.

Neticesinde anne-babası Hollanda’da öğretmenlik yapan bir Türk kızı olan Azra Akın dünya güzeli seçildi.

Ancak “Tarih tekerrürden ibarettir” sözünün mânâsını çok iyi bildiğimiz için bu yarışma aklımıza bazı soru işaretlerini de getirdi.

1932 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nin tertiplediği güzellik yarışmasında 1913 yılı İstanbul doğumlu Keriman Halis Türkiye güzeli seçilmiş, aynı yıl Belçika’nın Spa şehrinde yapılan Dünya Güzellik Yarışması’nda da dünya güzeli ilân edilmişti.

Bu yarışmanın perde arkasını Halid Turhan Bey Hatıralar’ında, jüri başkanının kürsüden yaptığı konuşmayı şöyle anlatıyor:

“Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa’nın, hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz. 1400 senedir dünya üzerinde hakimiyetini sürdüren islâmiyet artık bitmiştir. Onu Avrupa hıristiyanları bitir- miştir. Elbette Amerika’nın ve Rusya’nın hakkını inkâr edemeyiz. Neticede bu hıristiyanlığın zaferidir. Müslüman kadınların temsilcisi Türk güzeli Keriman mayo ile aramızdadır. Bu kızı zaferimizin tacı kabul edeceğiz, onu kraliçe seçeceğiz. Ondan daha güzeli varmış, yokmuş bu önemli değil. Bu sene güzellik kraliçesi seçmiyoruz. Bu sene hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz. Avrupa’nın zaferini kutluyoruz. Bir zamanlar Fransa’da oynanan dansa müdahale eden Kanûnî Sultan Süleyman’ın torunu işte mayo ve sütyen ile önümüzdedir. Kendini bizlere beğendirmek istemektedir. Biz de bize uyan bu kızı beğendik, müslümanların geleceği böyle olması temennisiyle Türk güzelini dünya güzeli olarak seçiyoruz. Fakat kadehlerimizi Avrupa’nın zaferi için kaldıracağız.”

Yukarıda bahis edilen güzellik yarışmasının perde arkasını sağır sultan bile duymuşken günümüzdeki bazı aydınların(!) bu yarışmadan büyük bir iftiharla bahsetmeleri, Keriman Halis’in bu yarışmaya iştirakını “medeni cesaret” olarak nitelendirmeleri kültür, millî ve manevî değerlerden ne kadar mahrum olduklarını ortaya koymaktadır. Böyle aydınların(!) gözlerinden koyu renkli güneş gözlüklerini çıkarmaları veya başlarını kumdan çekmeleri tavsiyemiz ve temennimizdir.

2002 yılı Dünya Güzellik Yarışması sonucunu başka bir açıdan da ele alabiliriz. O da Kopenhag Zirvesi ve Kıbrıs için yapılan görüşmelerin hız kazandığı bir dönemin arifesine rastlayan bu yarışmada Avrupalılar’ın bize şirin görünüp bazı tavizler koparabilmeleri için ağzımıza bir parmak bal çalmış olmalarıdır.

Manevî ve millî değerlerimizle oynamak Batı dünyasının müzmin bir hastalığıdır. Bu böyle gelmiş, böyle devam edecektir. Bize düşen görev daima uyanık olmaktır. Bu böyle biline...

Yukarıda yazdıklarımızdan dolayı Azra kızımız alınmasın ve bize gücenmesin. Güzelliğine bir diyeceğimiz yoktur. Allah kem gözlerden esirgesin...

Antalya 2002

Tarih Dedeye Mektup

Adem’le Havva’dan bu yana dünya üzerinde gezinip durmaktasın. Biliyorum epey yorgunsun. Hiç durmadan, usanmadan yazıyorsun yazıyorsun... Gözlerinin numarası bir hayli büyümüştür. Gözlüklerinin camları kim bilir ne kadar kalınlaşmıştır. Alnın kırış kırış, parmakların yazmaktan yorulmuştur. Belki de artık titriyorlardır. Yollar yorgunusun... Yıllar yorgunusun... Ama ne yaparsın ki senin de görevin bu. Bu iş senin omuzlarına yüklenmiş. Belki de bu yüzden kamburun çıkmıştır.

Yaşından ötürü sana saygı duyuyoruz. Yazdıklarını okuyoruz. Ama bazen yalan söylediğine rastlıyoruz. Gerçek belgeler, görgü şahitleri senin yazdığın gibi söylemiyorlar. Bu tavrınla bizleri üzüyorsun. Biliyorsun yalan söylemek çok büyük günahtır. İftira atmak da öyle. Öbür dünyayı hiç düşünmüyor musun? Ağaran uzun saçların, sakallarından da mı utanmıyorsun?

Elbette doğru söylediklerin de var. Belgeler, şahitler bunu teyit etmekteler. Ama neden her sözün doğru değil? Yoksa öyle yazman için sana baskılar mı var, tehditler mi alıyorsun?

Daha önünde yürüyeceğin çok yollar var. Bu dünyayı kim bilir kaç kere daha dolanacaksın. Bizden önce de vardın, bizden sonra da olacaksın. Ama ne olur yazdıkların doğru olsun. Kimseyi kırmasın, kimseyi incitmesin. Gözlerimiz açık gitmesin. Yollarda sürünen ağarmış saçların, sakalların senden utanmasın.

Bunu bir ben söylemiyorum. Söylediğin bu yalanlardan ötürü deyimler düzenlendi. “Yalan söyleyen tarih utansın” diyorlar.

İstersen gel seninle bir anlaşma yapalım. Yazmış olduğun o yalanlar için insanlardan özür dile. Gelen geldi, geçen geçti ama hiç değilse vicdanın bir nebze olsun rahatlar, rûz-i mahşerde sorumluluğun azalır.

Ne dersin? Bu yiğitliği yapabilecek misin Tarih Dede?

Antalya 2003

Mustafa AKBABA